Posted by Yunus Emre YÜCE
Monday, June 15, 2009 5:34:02 AM
Türkiye’de siyeset ve seçim benim için hep gereksiz görünmüştür. Geldiğimiz durumda bazan “keşke başa sağlam bir Osmanlı padişahı gelse” ne güzel olur diye de düşünmeden edemiyorum. Türkiye’de halk seçimle temsilcisini belirler. Temsilcilerin oluşturduğu hükümet ülkeyi yönetir. ve ülke her geçen gün daha kötüye gider. Peki neden ? Halk temsilcisini mi yanlış seçti? Yoksa şimdiye kadar ki tüm temsilciler mi yanlış işler yaptı? Belki de osmanlı mehteranlarından kalıtılmış bir ilerleme şeklimiz vardır, iki ileri bir geri…
Türkiye’de seçim ve siyaseti gördüğüm kadarıyla not almaya en küçük birimlerden başlayacağım.
Apartman Yöneticisi : Çok şükür şimdiye kadar hiç apartmanda oturmadım. Ama İşim gereği görüyorum ki apartman yönetisi seçmek için yapılan toplantıya on haneli apartmandan sadece iki ya da üç aile katılıyor. seçim tam bir komedi, tutanın elinde kalıyor. kimse seçilmek istemiyor, neredeyse sırasıyla yöneticilik yapılıyor. Karar defterleri tutulmuyor. Yani umursanmıyor. ben de bu konuyu umursamayan yanıma alıyor ve kapatıyorum.
Muhtarlık : Muhtarlığın siyasi partilerle pek işi olmaz başka bir deyişle siyasi bir parti muhtar adayı göstermez. Yanlış hatırlamıyor isem bu seneye kadar muhtarlık seçiminde her muhtar adayı sekiz aza gösteriyordu. Bu seçimde bu sayı dörde düştü. Niye düştüğünü merak eden araştırsın. Peki kim muhtar olmaya yeltenir ? Kimler aza olarak seçilir ? Günümüzde apartmanda kimse yan komşusunu tanımazken, sekiz azayı kim tanır mahallesinde ? Genelde Emekli, İşsiz ve ya üç-beş evi olup geçimini kiralardan sağlayan insanlar aday olur. Aza olarak kimi isterler ? Her biri farklı kahvehanelere müdavim olan dolayısıyla biraz tanıdığı olan kişileri aza olarak gösterir adaylar. genelde başka bir özelliğine bakılmaz çevresi olsun, oy getirsin yeter. Seçim sonrası ne olur ? Azalar kahvelerde, muhtar muhtarlıkla gün geçirir. Hangi muhtar ki o, mahallesini sokak sokak gezip mahallesinin ihtiyaçlarını dilekçeyip belediyelere ileten? Hangi muhtar ki ihtiyaç gördükleri hakkında tüm mahalleyi bilinçlendirsin ? Hangi muhtar ki o iş görme hevesiyle tutuşan ? İkametgah al,adres göster, ayda bir toplantıya git. sonrası yok bu iş böyle.
Meclis Üyesi : Ne iş yaptıklarını bir türlü çözemediğim insanlardır. Genelde İmar izni, şehir planı ve ya belediye projeleri için oy kullanırlar, Çevresi geniş olanlar sağa sola tanıdıkları için işe başlaması yönünde selam söylerler. Partilerinin kararını birebir onaylarlar. Karşı partililerle atışırlar falan işte. Bunları da halk seçer ama oy kullandıktan 2 gün sonra sorsanız hiçbir meclis üyesinin adını hatırlamaz 
Bir Partinin Belediye Adayı Olmak : Bir partide böyle bir konum için aday gösterilmek aslında düşündüğünüz kadar da zor bir olay değil. Sosyal ilişkilerinizi iyi tutup, herkesle iyi geçinmeli, kılık kıyafetinize biraz özen gösterip, Çevrenizdeki insanların işlerini görmek yeterli. Partinin sizi aday göstermesi, tanıdığınız insan sayısıyla alakalıdır. ideolojinizin sağlamlığı çok da problem yaratmaz. Zira soldan sağa, sağdan sola geçen pek çok siyasetçiyi örnek gösterebilirim. Bir zatın nasıl olurda iki yılda ideolojik görüşü iki kere değişir aklım almıyor. Galiba ben takıntılı olduğum için bu konuyu algılamada zorluk çekiyorum.
Ama bir dakika ya, bu işte bir terslik var. Ben çok fazla insan tanımak istemiyorum. Ne kadar çok insan tanırsam o kadar çok onlar için birşeyler yapmam gerekiyor ya da onların benim için birşey yapmasını istiyorum. Siyaset de bunun üstüne kuruluysa ben tanıdığım 20-30 kişinin işini göreceğim derken bazen kendi işimi yapamıyorken o zaman kim ülke çıkarına çalışmaya fırsat bulabilir ki ?
bu burda bitmez….
Posted by Yunus Emre YÜCE
Monday, June 15, 2009 5:33:07 AM
Resimlerle 360 derecelik (panoramik) açı sağlanarak oluşturulmuş minik bir Eskişehir gezisi yapmışlar.Minik dediğime bakmayın, detaylı bir proje görülmesi gereken neredeyse her yer mevcut, yapanların ellerine sağlık.
Evime üç beş yüz metre uzaklıkta olan ve hemen her gün önünden geçtiğim beyler sokağı’nın eski hali gerçekten berbattı ama siz şimdi yeni haline bakın.
Beyler Sokağı
bundan 5-6 yıl önce yıkılmaya yüz tutmuş olan atlıhan’ın yeni hali
Atlıhan Çarşısı
Porsuk nehri etrafında gezinebilirsiniz.
Adalar
İlgili çalışmaya buradan ulaşabilirsiniz.
Posted by Yunus Emre YÜCE
Monday, June 15, 2009 5:32:30 AM
Gündemi televizyondan takip eden bir insan değilim. İtiraf etmeliyim ki televizyondan takip ettiğim hiçbirşey yok. Televizyon izlemeyi televole çıktığında bırakmıştım. Bir ara Ntv’de Okan Bayülgen’in, Beyazıt Öztürk’ün programlarını takip etmeye çalışmıştım ama sonraları bundan da uzaklaştım sanırım belirli saatte belirli yerde olma fobisi yüzünden.
Whatever televizyon da internet gibi ulvi bir amaçla yapılmıştı, icat eden kişi yemekteyiz biz gibi programların hazırlanması için mihenk taşı oluşturduğunu bilseydi büyük ihtimalle böyle bir icat için yıllarını harcamazdı.
Geçenlerde Eskişehir’de olan bir patlamanın detaylarını merak ettiğim için televizyonu açtım, Kazara Habertürk de Murat Bardakçı’nın sunduğu Tarihin Arka Odalası,Cem Mumcu ve Harun Tekin’in sunduğu Kısa Devre daha adını bilmediğim bir kaç program sayesinde artık akşamları televizyon izler hale geldim. Böylece bir kaç hafta yeni bir yazı yazma girişiminde bulunmadım. Çünki izlemekle meşguldüm.
Geçen gün “billboard”larda bir afiş görmüş ama tramwayda olduğum için okuyamamıştım, geri dönüşü sadece o afişi okumak için yürüyerek geldim. Ne olduğunu anlayamadım ama merakım büyümüştü, şimdilerde anladım ki yeni müdavimi olduğu habertürk şimde de okumak için birşeyler üretmeye kadar vermiş, hadi hayırlısı, ilk sayıları merakla bekliyorum.
Posted by Yunus Emre YÜCE
Monday, June 15, 2009 5:32:01 AM
Her şeyimiz olsun, hiç bir şeyden mahrum kalmayalım. Aslında bunu bir dua değil aksine bir beddua olarak düşünüyorum. Günümüzde pazarlamacılar o kadar uzmanlaştılar ki insanlara hiç ihtiyaç duymadıkları şeyleri bile satabiliyorlar hem de bir tane değil düzinelerce.
Daha dün kardeşim “Sana şu şampuanı aldım, bunu kullan iyi olur” gibisinden bir cümleyle ortada duran bir şampuanı gösterdi, bir yandan şöyle iyi oluyor böyle iyi oluyor şeklinde konuşmasını sürdürürken , ben şampuanın üzerindeki yazılara odaklanmıştım. Kuru,Yıpranmış ve boyalı saçlara Kepeğe ve kırılmalara karşı etkili yazıyordu. Sesli düşündüm
, “Benim kepek problemim yok, Saçlarım da kırılacak kadar uzun değiller zaten ayrıca saçım boyalı değil, herhangi bir yıpranma da görülmüyor.” cümlemi bitirdiğimde hiç ihtiyacım olmayan bir şeyi neden kullanayım ? diye sormuş da olamam herhalde
.
Birşey alırken, hangi amaca hizmet ettiğini düşünerek almam. Önce ihtiyaçlarımı belirler, ihtiyaçlarıma karşılık geleni alırım. Anlayacağınız bir şeyler almaya gitmem, ihtiyaçlarımı almaya giderim. aksi durumda ne alacak şey bitecektir, ne de aldığımın bana bir faydası olacak. Böyle düşünmem herşeyin ucuzunu aldığımı düşündürmesin kimseye, ihtiyaçlarımı en iyi şekilde karşılayanı almayı da ilke edinmişimdir.Bir kaç sene önce Tema’nın Onursal Başkanı Hayrettin Karaca bir söyleşiyde, “Bir şeyi alacak paramın olması, o şeyi tüketmeye hakkım olduğu anlamına gelmez.” demişti. ”Yediğimiz her lokmada diğer insanların hakkını da tüketiyoruz. Zorunlu ihtiyacımızdan fazlasını tüketmeye hakkımız yok. Bu büyük suç” nerden yaklaşırsanız yaklaşın, ister bilim ve ya din adam her türlü haklı.
Bir de bir kaç yıl biner sonra yenisini alırım şeklinde hareket ederek araba alanlar vardır. Bunları tenha da sıkıştırmak lazım. Zaten şunun şurasında 20 yıl sonra petrol kalmayacak. Bu çılgınlığın nereye kadar gideceğini, ne şekilde tükeneceğimizi yaşarsak bir 20 yıl sonra göreceğiz.
Posted by Yunus Emre YÜCE
Monday, June 15, 2009 5:31:08 AM
Aslında pek kişisel gelişim kitabı okumak istemesem de şehirlerarası terminalde otobüs vaktini beklerken gözüme bu kitap ilişmişti. Çünkü fazla uyuduğumdan, uykuyu çok sevdiğimden şikâyetçiydim -hâlâ da öyleyim-. Kitapta anlatım şekli okuduğum pek çok kişisel gelişim kitabında olduğu gibi gerçek hayattan örnekler vermemesi ilginçti. Aslında sonuna kadar okumama teşvik eden şey belki de budur. Kitap bir insanın lambadan çıkan dilden ömrünü uzatmasını istemesi üzerine başlar. Cin bir matematik hesabıyla sihir gerekmeden bunu yapabileceğini anlatmaya çalışır. İlginç örnekler de yok değildi aslında dahi diye adlandırdığımız birçok insanın günde 4-6 saat uyku ile çalışmalarını sonlandırabildiğinden bahsediyor. Biyolojik olarak bir insanın dinlenmesi için 4 saatin yeterli olacağı fakat kişilerin bilinçaltına çocukluktan bu yana işlenmiş olan 8 saat palavrasını da inkâr ediyor. İyi bir uyku ortamının çok önemli olduğunu ve koşulları sağlamanın, hangi saatte yatıp hangi saatte kalkmanın uyku için en verimli olduğunu da açıklıyor.
Kitabı okurken ilginç başka bir konuya da düşüncelerim kaydı. Kesin dönemini tam söylemeyecek olsam da bir zamanlar Osmanlıda uygulanan saat sistemiydi bu konu. İnsanların neden saat 7 de kalktığını soruyor ve neden başlangıç saatlerini uyuyoruz diyordu. Yani sabahın 7’sine saat 1 demiş olsak ve günün son saatlerini uyusak ne olur? Neden günün 7. Saatinde kalkıyoruz da kalktığımız saati 1 kabul etmiyoruz? Bunu bir ara araştırmalıyım.
Posted by Yunus Emre YÜCE
Monday, June 15, 2009 5:30:21 AM
Bir süredir hızlı okuma hakkında bilgi edinmeye çalışıyorum. Tabi ki bir kaç deneme sürüşü de yaptım. Fakat hızlı okuduğum her kitap sonrası bir suçluluk hissi yaşadığımı belirtmekte sakınca görmüyorum. Zira ben de bir aralar yazmıştım. Bir mektubu yahut bir şiiri hızlı yazmak gerçketen zordu.Bazı yazarlar-benim gibi olmayan, gerçekten yazanlar- ürünlerini oluştururken tekrar tekrar kontol edip, daha iyi nasıl anlatılabilirdi düşüncesi ile ürünlerini kelime kelime, hece hece, dirhem dirhem seçmeye çalışıyor. Hızlı okumaya kendimi “kaptırdığımda” yemeği yapmak için günlerce çaba sarfetmiş aşçının yemeğini çıplak ellerimle yemiş gibi utanç içinde buluyorum. Paragrafları tek lokmada yutan bir edepsiz!
Öte yandan da kitap içeriğini kitabı elime aldığımda belleğime kazınarak, az zamanda daha çok şey-hatta hepsini- okumak istiyorum. Fakat hızlı okuma tekniklerinden birisiyle okuduğum kitabı, tekrardan normal hızla deyim yerindeyse geviş getirerek okuduğumda ince imâları hatta bazı cümleleri atladığımı, gerçekten anlatmak istediğini anlamamış olduğumu, aslında sadece yazıya bakıp geçtiğimi farkediyorum.
Acaba bu tekniklere alıştıktan sonra da bu hisleri taşıyacakmıyım. Neyse zamanla görelim.
Bu arada sanırım bir cümleye başladığımda mümkün olduğu kadar kısa tutmaya çabalamalıyım. bu gidişle eğer bir kitap yazarsam 500 sayfa tek cümle olacak 
Posted by Yunus Emre YÜCE
Monday, June 15, 2009 5:26:10 AM
Sami Paşazade Sezai - Sergüzeşt
Sami Paşazade Sezai’nin Sergüzeşti Siyasi iktidar tarafından ilk yasaklanan kitaplardan birisi olmasını, romanında özgürlük ve tutsaklıktan bahsetmiş olmasıyla sağlamıştır.
Aslına bakarsanız “çok da bir çaba serfetmemiş” olsa da bu “ödülü” almaya hak kazanmıştır. Sergüzeşt romanı halayık yani köle olarak bir oraya bir buraya sürüklenen genç bir çerkes kız çocuğunun serüvenini tarif etmekte. Dilber önce işkenceci bir konağa halayık olarak satılır, Konak sahibinin doğu’da küçük bir ilçeye kaymakan olarak tayin edilmesi ile birlikte Dilber’i de “yol masraflarını karşılamak için” bir nevi köle tüccarına satarlar. Dilber’in bu ne ilk ne de son satılışı olacaktır. Peyami Safa’nın “Sergüzeştin ne pusulası vardır ne haritası” sözünü hatırlatırcasına Dilber bu satılışlarda büyür ve nihayet iyi bir konakta yine halayık olarak yaşamakta iken genç bir ressam olan Celal bey Dilber’e aşık olur. Fakat roman da ki son nokta mutlu bir cümlenin ardına sığamamış. Sami Paşazade Sezai hakkında yazının devamında merak edenler için bir kaç bilgi daha mevcut.
- Efendilerine Böyle muamele etmeyi nereden öğrendin ?
-Efendiler, küçükten beri büyüttükleri biçare esirleri kolundan tutup da satılığa çıkardığından beri…
Sami Paşazade Sezai, Evkaf Nazırlığı Mektubi Kalemi’nde görev alarak kariyerine 1880 yılında 20 yaşında başlamış. Hemen ertesi sene Londra Elçiliğine ikinci katip olarak atanmış 4 yıl görev yaptıktan sonra İstişare Odası’na girmişti. 1901′de II. Abdulhamit’in baskısından “kaçtığı” söylenir ki baskı yapıldığı yönündeki söylevleri zannımca Abdulhamit’in kendini izlettiği yönünde ki bir kuruntusundan ibarettir. İttihat ve Terakki Cemiyetinin Paris merkezinde çalışarak II. Meşrutiyete kadar Fransa’da yaşamış ve fırkanın iktidara geçmesiyle Madrid’e elçi olarak atanmış. 1. dünya savaşının başlamasıyla 7 yıl süre ile İsviçre’de yaşadı. nihai olarak 1921 yılında ölümüne kadar(1936) kalacağı İstanbul’a gelerek yerleşmiştir. Edebiyat adına çok üretken sayılmasa da 1887 yılında Şir adlı piyes,1889 yılında Sergüzeşt adlı roman,1892 de Küçük Şeyler adlı bir hikaye kitabı,1898 Hatıralarını yazmış ve ardından son eseri olan İclal Adlı romanı yayınladığı 1923 yılına kadar sessiz kalmıştır.
Posted by Yunus Emre YÜCE
Monday, June 15, 2009 2:27:30 AM
Altıkırkbeş yayınevi tarafından yayınlanan David Eddings’in kurgulayıp yazdığı Elenium üçlemesinin ikinci kitabı. İlk Kitabına daha önce şurada değinmiştim.
Elene Prensesinin zehir yüzünden ölmemesi için Sytric ırkından olan Sephrenia büyü ile prensesi elmas ile kaplamıştı. Bunun üzerine Klise Şovalyesi ve aynı zamanda prensesin şampiyonu olan Sparhawk bir panzehir bulmak ümidiyle serüvene başlamıştı. Spawhawk’ın zehir için bir panzehir olmadığını öğrenmesi çözüm için farklı yöntemler denemesi gerektirdiğini ortaya çıkartmıştı. “Dünyalar yaratan” ve tüm tanrılardan daha güçlü bir varlık olan Bhelliom’u prensesi zehirden arındırması için aramaya başladı. Bhelliom aslında şekilden azâde olsa da bir şekilde Mavi Kristal içerisinde bu gezegende kurtulacağı güne kadar beklemektedir. Cüce Trol -aslında cüce trol diye birşey yoktur. bu troll sadece sakat doğmuştur-Ghwering Bhelliom a geçmişte binlerce yıl sahipti, Lâkin artık ona sahip değil, öfke içerisinde tıpkı Sparhawk gibi kaybettiği Mavi Gül’ü (Görüntüsü yüzünden Bhelliom a bu ismi takmışlardı) aramaktaydı.Mavi Gül’e sahip olmak isteyenler sadece bu kadar değildi. Sapkınlığıyla ünlü tanrı Azash’da istediğini almak için her türlü yola başvuracak. Bu ikinci kitapda Mavi Gül’e ile sonsuz güce kimin sahip olacağını anlatır Eddings. Her kitabında olduğu gibi bu kitap da son yüz sayfayı okurken saatin kaç olduğunu umursamayacağınız konusunda sizi temin ederim.
Posted by Yunus Emre YÜCE
Monday, June 15, 2009 2:26:24 AM
Anladığım kadarıyla sosyalizm terimi bizde genelikle insanlar arasındaki farkların azaltılıp, bireyin kendisi için değil, içinde bulunduğu toplum için çalışmasını gaye edinmesini hedefleyen bir sistemi işaret etmek için kullanılıyor. Yazı kapsamında ben de sosyalizmi bu anlamda kabul edip değerlendireceğim. Asıl anlamını merak edenler buraya tıklayabilir.
Lenin ve Kızıl bayrak
Aslında çok adilâne gibi görünüyor. Aklıma Robin Hood geliyor. Zenginden alıp fakire vermesini hiç taktir etmemişimdir. Zeki bir insan gerçekten çok çalışırsa çalışmayana oranla daha zengin olması kuvvetle muhtemeldir. Çok çalışandan alıp da çalışmayana verme hakkını Robin’e kim vermiştir? İşin diğer tarafında ise Robin aynı zamanda Din’e karşı gelmektedir. Kaderciliğe karşı çıkmaktadır. Fakir ailelerin çocukları hayata sıfırdan -hatta eksiden- başlar genellikle. Neyse konu dağılmasın diye Robin’i bıraktım sol yanıma.
Fakat bizler yalnız avlanıp yalnız yaşayan canlılar değiliz. Aslanlar gibi sürü olarak yaşar ve avımızı sürümüzle paylaşırız. Gerçi hoş içimizde bulunduğumuz şu asırda kaplanlar gibi avlanıp avımızı sadece ailemizle paylaşıyoruz. Fakat bir miktar toplumcu olmalıyız. Diğerlerini de düşünmeliyiz bu kapsamda da akla en mantıklı gelen şey sağlıklı çalışan bir Sosyal devlet yapısıdır.
Sosyalizm kötü bir fikir gibi görünmese de bir sistem eğer bütünü kapsamıyorsa bir sistem değildir. Yani hiçbir kesimi dışarda bırakmamalıdır. Aslında herkesi memnun etmemin mümkün olmadığını kabul ediyorum fakat dışarıda bırakılan herhangi bir parça, aynı bir demirin küflenmesi gibi tüm sistemi saracaktır. Dini konulardaki çatışmalar, Etnik kutuplaşmalar, Asker-Siyasi tartışmaları çözülmediği sürece Türkiye’de uygulanabilecek bir sistem değildir. Ne yaparsanız yapın, Bir taraf haksızlığa uğradığını öne sürecek ve baltalamaya çalışacaktır. Bu yüzden bu sisteme geçmeden önce yapılması gereken çok şey vardır. Bunlar politik yollarla yapılması mümkün görünmeyen şeylerdir. Aman diyeyim devrimi darbe ile getirmeye çalışanlara kanaat etmeyin.
Ruhani açıdan “Tanrı” insanı Dünya’ya sınamak için indirmiştir.(Herkes namaz kılmaz ya da oruc tutmaz, herkesin farklılıkları vardır. Dünya yaşamı insanın değerini göstermesi için fırsattır.) Tanrı’nın dünya üzerindeki herkesi eşit imkanlarda teste tutması gibi bir olanak da her koşulu önceden yazılmış biri bir diğeri ile aynı olan bilgisayar yazılımından farksız olacak dolayısıyla bir sınama düzgün bir zeminde gerçekleşmeyecektir. Bu yüzden Sosyalizmin “eşitlik” ilkesi ile yaratıcının “sınama”sıyla uzlaşmamaktadır. Her ne kadar pek inançlı olarak gösterilmesem de insan en azından saygı duymayı bilmeli. Eğer insan sınama için dünyada ise tek amaç sınamayı geçmektir. fakat Sosyalist bir düzen bu sınamaya biraz müdahale etmiş sayılır. Bu yüzden inancı kuvvetli bir insan olsaydım sonuna kadar karşı çıkardım.
Kısa keseyim “Önce insan” kavramını sonuna kadar benimsemiş birisi olarak, Atatürkün kurduğu sistemi kim ne kadar kötülese de çok farklı kökenlere sahip insanları uzun süre bir arada tutmayı başarmıştır. Fakat bu sisteminde birçok eksikliği mevcuttur. Sistemin eksikliği sistemden değil kişilerden kaynaklanmaktadır. ve bu kişiler tahmin ettiğiniz gibi vekiller bürokratlar değil bilakis millettir. Bir kişinin okul eğitimi 20 yıl sonunda tamamlansa da aslında tam anlamıyla cehaletini atmış sayılmaz. Cumhuriyet kurulduktan en az 50 yıl boyunca eğitim seferberliği olmalıydı, fakat insanlar sadece ihtiyacı kadarını aldılar ya da hiç almadılar. Hâl böyle iken daha zeki olanlar ya da öyle sananlar kendini gösterdi. Halkı kullandı. Halkı kullandığı için aslında kimseyi kötüleyemiyorum (utanarak). Çünki halk dinlemedi, Anlayamadı, Atatürkün peşinden gelenler bile onun öğretisini anlamadığı için yarıda kaldık. evrimimizi tamamlayamadık.
Bu halkı şu anda hangi sisteme geçirmeye çalışırsanız çalışın bir yerde hata olacaktır. Önce insanları cehaletinden arındırmak ardından da gerek kalırsa başka bir şeyler düşünülmeli. Bir alternatif olarak bir 50 yıl daha beklemek ve toplumun bilgi evrimini kendi kendine geçirmesini düşünebiliriz.
Aslında bu bir bildiriden beklediğim birşeyler paylaşmaktan ziyade kendimdeki değişimi izleyebilmem için bir ölçü oluşturması. Umarım ilerde fikrim değişir, değişmezse üzülürüm…
Posted by Yunus Emre YÜCE
Monday, June 15, 2009 2:25:27 AM
Bu gün merak ettiğim ve koşullarını görmek istediğim yerlerden birisi olan İlimizdeki belediyelerden birine ait hayvan barınağına uğradım. Karşılaştığım manzara Aziz Nesin hikayelerini anımsatıyor. Şehrin en ücra mahallelerinden birisinde belediyenin atıkları depoladığı yerin hemen yanında tahminimce 1000 m2 lik bahçe üzerine küçük bir odalı baraka koyulmuş arkasında ise, 40-50 cm yüksekliğinde betondan yuvaların oluşturduğu çitlerle çevrili “depolama” alanı yapılmış. “Tesis”in girişindeki tabelada ne kadar hayvan sevgisine sahip olduklarını ima edercesine belediyenin ünvanı vb şeyleri yazmışlar. Hatta ve hatta “Ücretisz köpek sahiplenebilirsiniz” yazısını da asmışlar. Tesisi gezmek istediğimde önce bir görevli aradım fakat çevrede hiçkimse yoktu. “Acaba hayvanlara bakmaya çalışırsam kızarlar mı” düşüncesiyle etrafta tedirgince geziyordum. Ama ortalıkta görevliyi geçtim bekçi falan da yoktu. Hayvan barınakları tamamen boş ve sanki hiç hayvan barındırılmamış izlenimi veren yapraklar rüzgarda uçuşuyordu. Söz konusu belediyenin nüfusu 300.000 kişi. Gerçekten çok sevindim demek ki barınağa ihtiyacı olan hiçbir hayvan yokmuş belediyede.
Sevinmemim sebebi, Eğer orada bir hayvan görmüş olsaydım beton kafesler içerisinde hastalanıp 1 haftaya kalmadan ölebileceği, İlgilenenin olmadığı yerde kafeste aç olarak haftalarca bekleyebileceği gibi içler acısı bir durum olmasıdır. Hayvan bağlasan durmaz dedikleri yer sanırım bu tip yerlerdir.
Söz konusu belediyeye başarılar ve çalışmalarının devamını dilerim.
Tepebaşı Köpek Barindirma Evi
Adres: Zincirlikuyu Mah. Tepebasi Bld. Santiye yolu,
Tepebasi Eskişehir Telefon: (222) 313 01 66 *
Gidip görmediğim için hakkında yorum yapamayacağım bir yer olsa da gidip görmek isteyenlere ilimizdeki bir diğer barınağın irtibat bilgilerini vereyim istedim.
Odunpazari Hayvan Saglik Merkezi Sorumlu:
Evren Fatih Mumcu Adres: Alpu yolu 12.km,
Eskişehir Telefon: (222) 236 1970